Salı

PANDOMİM



ellemek acı küskünlük zarından kazınmış beyni
yağmurdan kuklalarını görmekte kullanan günde
sızılanmakla kurulmuş ince hayvana kılavuz olmak
dokunmak yalvaç aralar ağartan tekrar ellerle

-ustura ağzıdır gönül dinmezliğinden inci’nin
sokak üstlerinde dönen kızgın bir çembere doğru

o zaman murada ermiş bakışın çeliklediği havadan
sesleşir erimişlerin topuğuyla beslenen kunduz
ve gür seslerde yuvalanan fahişe bulur kendini: dünya!
yuvarlağından bir büyü taşıl ve yıllar içinde
yüzleri yüzlere gömüp iner mührüne derinliklerin

-sırların kızlığı işte o ilk mülkiyet sancısı

işte yorgun tamburlarla geçtiğimiz kapılar kan
boynu vurulmuş tek güneş kalabalık ölümüme


YASLI FIRTINA



susku
kanatlanmış uçurumlarla yaşamı dengeleyen
ve deniz dibi nabzını nabza ulayan akıntı

bırakalım bezgin atlar mezarlığı
yan yana mendiller gibi kurusun
taşları da geri çevrilmiş eller
iki cinayet arası tomurcuklanma olsun

fırtınayla yakacağız bu sefer
rüzgâra kurulu can pazarından
kefen olmak firarındaki sigaramızı
karşı dağlar eyledikçe kendini efkârımıza
iliğinden kıl çekile çekile büyüyen kadınlar
dal uçlarında kaynayan kırık serçeler donanıp
fırtınanın etek zili olacaksınız kadınlar

ve sen de kendi gününde
kan balıkları kirinden bir yankı doğurmak için kentin
eğilip bir yıldız çukurundan benini alan sevgili

tepelerin gürültüsü birbirine değdiğinde
çarpışan çizgilerde derinleşecek ıslıklar
uyarın tüyleri yoluk dünya ve iki yaylı kemanı
ağzı alev lekesinden çocuklar söyleyecek
ruhumuza üflenen boşluğun şarkısını
gözümüzün ardındaki uzayda ritmik gölgeler
depreşecek gölgesine saplanan kuşların telaşıyla
bizim aksimiz olacak yarada soyunan güneş

böğrümüzde evrenin belkemiğine aşılı
son insanın kafatası yakınlığı susku


BEŞİK VE AKREP



erken kılık değiştirdi tanrılar
dağ gölgesi daha akrepleşmeden
daha güneş
kendini sattığı pazarlığın adını alıp
yeterince güneşlenmeden akrebinin gözlerinde

gidip bir kül yığınında
son kez bir film seyrettim
o filmden almışlar beni evlatlık
sol gözüm bir kuru dalmış, kuru dallardan
bunu ilk kez dinlememi seyrettim

hayattaydık çağrılıydık en çılgın
karanlığında bir yerlerinde hayatın
kendin’i de getirmiştin
ölü baba kokusuyla dokunmuş
üstümle durmuştum orda
bir zamanlar karşın olan
o alınsız arkadaşta
düşünmek yaklaştırmıyordu neredeydi
her şeyi bastıracağı söylenen
sütbeyaz korusu gece yarılarının

yorumlamıyorum artık geçmişi
az öncenin mermerinden öptüren bebek dudağı
beni önlüyor
alnımın ateşini koyduğum ırmak
artık iki ucu olmadan var
salt gidiş olan bir ok
nasıl bir unutuşsa kendini
çiçekler nasıl kurşunlaşabiliyorsa
yeminlere hızla yetiştirildiğinde

bil ki seni çağırmaktan öte yine
yaşamak bilmeyeceğim
bu da en güzel kuyu
hep demek sevgilim ve hiç

üzülme
içini açıp yönlerin çarmıhını aradığım kuş
elimde yönsüzlük olursa benim
saatlerin o kaçak beyazlığına saklar
ve aklarım cinayetini
ısmarlamaktır bir başka kim bilir
bir başka ve hep başka bir tanrı’yı
aramızda hiç geçmeyen bu ıssız beşik öğlesi


İM



Toplaşmış yargı cinleri, seke seke yaşamaya doğru kaçan bir gölgeyi gözetliyorlar.

Biliniyor; kapatsan da sürer defter, hep gitsen de bitmeyen durması vardır konulduğun doğrultunun.

Ve bu işaretlenme son değil; duraksamadan kabul ediyor seninle gelmeyi, ruhunun cesedi bohçanda.

YAKAZA


Hayır, belleksiz değilsin, kendini de kandırmadın;
Sadece, öldürülürken aklın başka bir yerdeydi.